Çarşamba, Şubat 08, 2012

Tek Bir Ses.

Pencereyi açtığımda üstüme buz gibi bir yorgan örtüldü sanki. Rengini bana bulaştırıp kenara çekildi. Rengarenk boyadığım gözlerimle onu izlerken telefona takıldı gözüm. "Dur" dedim; neye-kime söylediğimi bilmeyerek.

Şarabımız aynıydı; ıslak gözleriyle o adamın bana hediye ettiği o kitaptan, yine o adama cümleler okuyan kadının saçlarının rengi gibi. Nemli tütsü kokuları yoğun sigara dumanıyla karışırken inceden yol sevdası karışmaya başladı kanımıza. Dedim ya şarabımız aynı, sözümüz aynı, rengimiz aynı. Yolumuz farklı olacak değildi ya?.. Lanet etsem yolunu şaşırır, "iyi ki" desem havada kalırdı.

Sonra sustu.
En çok sustuğu anlarda yanında olmak isterdim. Konuşmaktan sıkıldığından değil; konuşacak çok şeyi olduğundan susardı, bilirdim. En saçma şeyleri konuşabilirdiniz onunla, ve en derin; hatta en sıkıcı olanları da. O sadece kendi gibiydi, ben biraz ona benzerdim. Kalbi kırıldığında oyuncağı kırılmış ama sadece "Anne oyuncağım kırıldı" diyip de sonra odasına gidip ağlayan bir çocuk gibi olurdu. Bense onun yüzünü avuçlarımın arasına alıp, gülerek "Üzüldüğün şeye bak" demek isterdim.

Yapacağım hiçbir şey olmadığından yolumuz aynı.

Hafiften rüzgar eser aralık pencerenin tüllerinden boynuma doğru ve Mayıs gelirdi belki. Martılar Ankara'ya hiç uğramazdı; ya da yeşil bir deniz görülmezdi belki ama biz giderdik belki bir başparmak hareketi, belki demiryolu, belki yanyana iki koltukta...

Damla'ma ithafımdır.
(:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder