İstediğim şeylere istemediğim yollardan ulaştığımda kararsız, hatta güçsüz hissediyordum.
"This is not how I am..."
Tamam, bir yerden başlamalıyım artık.
Kabuslar vardı hep. Her uyandığımda soluk borumu daha da sıkıştıran kabuslar. Yansımalar gün boyu üzerimden geçerken bu sefer, kendimi olduğum hiçbir yere ait hissetmeye başlıyordum. Belli belirsiz bir ben, ve geri kalan her şey montumun cebine attığım kulaklığın kablosundan bile daha karışık.
Zaman öyle şeyleri eleğinden geçirip karşıma çıkarıyordu ki, şaşırıyordum. Ve her seferinde elemek daha da zorlaşıyordu. Şaşırmama şaşırıyorum derken büyük konuşmuştum galiba... Zaman elimi ayağıma dolaştırıyordu. Zaman beni allak bullak ediyordu. Zaman, deyim yerindeyse ağzıma sıçıyordu. Panikle elimde avucumda ne varsa yere atıp onun bana vereceklerine razı oluyordum çocuk gibi. İstesem de istemesem de...
Yenilere yer açmaya alıştıkça, eskileri gömülü oldukları yerden çıkarırken etrafa döke saça; hepsini dağıtıveriyordum iyice. Dibe vurmadan çıkmanın yolu yok muydu? Kabuslar yerini yeniden rüyalara bırakmaz mıydı?
".. the child is grown, the dream's gone."
O değil de, ah bu şarkıların gözü kör olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder