Uçlarda yaşamanın garip bir getirisi olarak, sanki benden iki tane varmış da, hangisi olacağımı seçemiyor gibiyim. Biri olduğumda sürekli diğerini itip düşürmeye çalışıyorum, sonunda kıyamayıp geri çekiyorum. Öbürü olduğumda ise korumaya çalışırken yine zarar veriyorum. İşin ilginci, artık ne zaman hangisine büründüğümün ayırdına varamıyorum. Yada ikisinden biri bunları uyduruyor olmalı.
Delirmiyorum. Farklı senaryolarla içimi rahatlatmaya çalışıyorum.
Panik hallerim. Elim ayağım yerindeyken, ey iç organlarım, siz ne diye birbirinize dolaşıyosunuz olm, diye sorasım geliyor. Bütün bu (ç)atışmalardan midem bulanıyor. Yatağımda uyuyamıyorum, kendimi attığım her yabancı ev, her rahatsız kanepe sunuyor en güzel uykuları bana. Yazmaktan başka hiçbir şey rahatlatmıyor belki de.
İnsanların yalnızca zaman zaman "iyi" olabildiklerini düşünüyorum. En 'iyi'lerimizin, en 'kötü'lerimiz olmadığı ne malum? Biz hep 'ilahî adalet' diyip ağzımızı aça aça gezerken, "çirkin şansı var" ya da "eden bulur güzelim" gibi ilkel felsefelerle kocakarı ilaçlarını sürerken ruhumuza; en iyi bizler mi oluyoruz yani?
Kafamdan şarkı isimleri geçiyor. Sanki hepsini her dinleyişimde aklıma birşeyler gelmek zorundaymış gibi, her mutluluk anımda ya da her üzgün olduğumda bi yerlerden uçup konuveriyorlar o ana. Taze ama gecikmiş bir ayrılık sonrası, bir dostun arabasına binip hareket edildiği anda ".. and we keep driving into the night, it's a late goodbye.." diyen Marko Saaresto peki? Peki.
İçimdeki melankolik öküzü öldürmek istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder