Cumartesi, Şubat 20, 2010

"The heart dies, a slow death, shedding each hope like leaves until one day there are none. No hopes. Nothing remains."

"Oyun hep aynı, karakterler ve dayanma güçleri değişse de.. E-bilmek.. Capability. Sözcükler ve söylenişleri, hep aynı bakışlar, birbirini kandırmaya çalışmalar; bırak gitsin (let it go/ let it be/ let him (her) go) diyebilmek ne kadar kolay. Karşındakini küçümsememeyi bilmek, belki öğrenmek. Sevdiğinin kafasını karıştırmak (istemeden de olsa) haksızlık. Mutlu olacaksa benimle olmasa bile olsun diyebilmek. Fedakârlık değil acımasızlık. Rol yaptığını sansan bile insan dediğin o aptal varlık, hissedebiliyor maalesef. Maalesef, çünkü öğrendiğini sansan da oyun hep aynı şekilde çıkıyor karşına. Bilip de bilmiyor görünmek, karşındakinin senden çare umması. Düşünmek yoruyor ama maalesef bize düşünmemiz için verilen şeyi bile içgüdülerimiz doğrultusunda kullanmaktan geri kalmıyoruz. Bir şeyler için işaret beklemek de var.. O olayın çok farklı bir noktası zaten. Bekleme, harekete geç diyen dürtülerin yanında dur yapma diyen 'akıl' hep.."

23 Aralık 2008'e ait bu sözler.. Yalnızca otobüste eve dönerken telefonuma mesaj halinde kaydettiğimi hatırlıyorum. Neyin üzerine, kime yönelik, neler hissederek yazdığımı hatırlayamıyorum. Artık hiçbir şeyi hatırlayamıyorum.

Öğrenecek daha ne kaldı? Sıraya koyamıyorum ki hiçbirini. Hiçbir şey bilmiyor sayılmaz mıyım o zaman?
...

Korkularım geri dönüyorlar. Sadece ben görüyorum, ben anlayabiliyorum. Yardım istemek dünyanın en utanç verici şeyi gibi görünmeye başladı. Ve istekler... Onlara güvenemiyorum. Artık çoğu şeyden daha az etkilendiğimi, belki de hissetmemeye başladığımı düşünürken daha önce belki de hiç bu kadar yoğun hissetmediğim şeylerle karşılaştım. Aşk, sevgi, nefret vs. değil. Korkutucu, sınırlarına yaklaştıkça zarar verici hatta. Gururumla yıkadığım, görünür egomla cilaladığım bir farklı ben varken ortada, 'değiştin' suçuyla yargılanıyorum bu aralar. Bilirsiniz, 'değişmek' sözcüğü vurgulu söylendiği zaman ortada güzel bir hitap olmadığını anlarsınız. Belki de asabiyetimi, gururumu bu kadar ön plana çıkarmasaydım bu kadar hırpalayamayacaktı bu beni. Kime, ya da niye anlatıyorum ki bunları?

Az önce yine kendimle konuşurken, aklımdaki aptal berbat durum senaryolardan birini oynadım yine istemsizce. Kim olduğu önemli değil, hayatımdaki yerinin farkında bile olmayan bir 'gerizekalı'dan bahsediyoruz. Kız-erkek arkadaşlıklarında klasik söylenegelen 'kanka ayağı göt ayağıdır hocam' geyiğinin ağzına kendisiyle birlikte tekme tokat dalmış bulunduğum bir adet can ötesi, meselem. Geçirebileceğimiz en zor dönemlerden birini yaşıyoruz onunla. Ve ben onu kaybetme anını hayalimde canlandırırken, sanırım biraz da abartıp yaşadığımı hissettim o anı. Bilmiyorum neden bu kadar duygusallaştım; ama sinirle karışık bir ağlama krizi geçirdim. Ha bunu günce gibi yazıya döküp bloguma yazıyorum o ayrı. Bilsin de istemiyorum; sadece, hazır bir şeyler yazabiliyorken hâlâ, çözümlemeye çalışıyorum kendimi; utanıp da soramadıklarımı, anlatamadıklarımı düşünürken.

Onun da dışında..
Mutlu olduğum anları çapraz köşelere astım şimdi mesela. Canım hangisini isterse oraya giderim diye düşünürken şimdi her birine doğru atabileceğim her adımda korkup, geri çekiliyorum.

Girdiğim bu boktan deliğin içinden çıkamıyorum işte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder